Bir ulus, her doğal gerçek gibi, kuşkusuz zamanla birbirlerine az veya çok uyum sağlamış ve dış koşullara kendilerini uydurmuş ve böylece iyi veya kötü belirli bir sağlamlık ve belirli bir denge kazanmış kısmen rastlantısal ve düzensiz olayların bir toplamıdır. Bu şekilde ele alındığında ulus her an olabildiği her şeydir ve ancak etkili nedenlerin oyunuyla ve tarihiyle açıklanabilir. Ama diğer taraftan çok özel bir tür gerçektir de, çünkü oluşturduğu gruplaşma üzerine, bu gruplaşmanın koşullan ve amaçlan üzerine düşünebilecek canlı ve düşünen kişilerden oluşmuştur. O halde sorun sadece ne olduğu üzerine değil aynı zamanda hukuk olarak ne olması gerektiği üzerine konuyor. Ve bundan böyle bu gerçeği, gruplaşma olarak kendini kabul eden ve isteyen, tüm üyelerinin çıkarlarının kaynaştığı düzenli bir bütünlük olarak kendini düşünen ve ancak toplumun refahı amacıyla ve ortak bir yaşam ve istençle donanmış olduğunu hissetme koşuluyla akılcı olarak yönetilebilen bir gruplaşma olarak ele almak gerekir.

Bir devlet, eğer, örtük veya mutlak bir onayla tüm üyelerinin, en azıdan hiçbirinin bu topluluğun dışında yaşamak istediğini ve yaşayabileceğini düşünmediği anlamında, devletin bir parçası nldıığunu kabul ederse, sürekliliğine ve sürüp gitmesine onay verirse meşrudur ve ahlaksal bir temel vardır. Ve toplumsal sözleşmenin fikri budur: böyle bir sözleşmenin özel bir günde ve özel bir yerde oluşmuş tarihsel bir olay olduğundan değil (belki de sadece A.B.D.’nin kuruluşu sözkonusu olduğunda)sanki uzun bir tarihsel evrimin her adımında örtük olarak kabul edilmiş ve yenilenmiş gibi ve sanki tüm sözleşenlerin bu tarihin her tehlikesinde, her krizinde bu sözleşmenin bilincindeymişler gibi olayların meydana gelmiş olmasındandır. Böylece, genel istençlerine göre ve ortak iyilikleri için devletin herkes adına yönettiği duygusu, vatan, ulus, düzenlenmiş ve bütünleşmiş toplum fikrinden ayrılamaz. Bu fikrin dışında yalnızca baskı, zorbalık, savaş ve fetih vardır. Bir olay olarak değil, akılcı tüm insansal ortaklıkların hukuksal koşulu olarak anlaşılan ulusal egemenlik fikri kuşkusuz Rousseau’nun yapıtının en derin ve temel fikridir; normal olarak oluşmuş ve üyelerini ahlaken zorunlu tutan her devlet, biçimi ne olursa olsun, yani dış etiketi ne olursa olsun örtük veya mutlak olan bu onayı varsayar.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz