John Ruskin (1819-1900), 19.yüzyılın en tutkulu , en duygulu İngiliz sosyal reformcularından biriydi. Kendisi, aynı zamanda, ilk tahlilde, nerdeyse imkansız bir reformcuydu çünkü en önemsediği şey , görünürde – güzellikti – ki, bu konu apolitik ve ‘gerçek yaşam’dan kopuk olarak addediliyordu. Yine de, Ruskin güzellik üzerine düşündükçe – binalardan koltuklara, resimlerden giysilere kadar insan yapımı şeylerin güzelliği – daha güzel bir dünya yaratma arayışının, onu politik, ekonomik ve sosyal açılardan yeniden yapılandırma ihtiyacından ayrı tutulamayacağını daha da iyi anladı. Ruskin’in güzellik konusuna yaptığı vurgu ve konunun politik teorideki rolünü kavrayışı , şimdilerde giderek daha kirli ve adaletsiz olan ve hem de daha çirkinleşen – gerçi nadiren belirtiriz bunu – bir dünyada, Ruskin’i, alışılmadık ama vakitli ve çok gerekli bir figür kılmıştır. Tolstoy, yaşamının son yıllarında Ruskin’i –çok isabet ederek – ‘ sadece İngiltere’nin değil ve fakat bizim kuşağımızın, tüm ülkelerin ve tüm zamanların en dikkate şayan adamlarından biri ‘ olarak tanımlamıştır.

Ruskin, 1819 yılında Londra’da varlıklı bir ailenin, üstüne çok titrenen bir çocuğu olarak dünyaya geldi. Ruskin, anne-babasının enerjilerinin çoğunu onun erken beliren sanatsal/edebi yeteneklerini özenle geliştirmek için hasrettikleri tek evladıydı. Babası, Byron, Shakespeare, Walter Scott ve Turner’ın incelikli yapıtlarının tadına varmış , son derece başarılı bir şarap ve şeri(sherry) ithalatçısıydı. Ruskin’in ebeveynleri, onun, diğer çocuklardan kaba, bayağı huylar edinebileceği endişesiyle onu evde eğitmeye karar verdiler. Ruskin, günlerinin çoğunu, yalnız başına, ailesine ait olan devasa bahçedeki çiçeklerin resmini çizerek geçirdi. Akşamüzerleri ise, küçüğe/ona, sürpriz bir hediye gibi misafir karşılama odasının bir köşesinde sessizce oturarak İncil’de aktarılan olayları resimlemesi/eskizler yapması için izin verilirdi. Erken gençlik/ergenlik/yeni yetmelik döneminde her yıl anne-babasıyla birlikte Fransa, İsviçre, İtalya boyunca uzun yolculuklar yapardı. Kendi şahsi arabalarıyla yavaş yavaş , yol boyunca istedikleri her şehirde mola vererek seyahat ederlerdi. Genç Ruskin en çok Fransız Alplerini sevmişti (ve de Chamonix’te akşam yemeklerinde yedikleri leziz alabalıkları). Fakat onu en etkileyen ve yaşamının akışını değiştiren yer, ilk kez 16 yaşındayken gördüğü, yetişkinlik hayatı boyunca ise hemen her yıl uzun süreli kalışlarla hep geri geldiği Venedik oldu. Venedik’te günlerini kiliseleri ziyaret ederek, kanallarda gezinen gondolları ve tabloları seyrederek geçirdi. Ayrıca, en beğendiği mimari detayların son derece gerçek, hassas ve ince çizimlerini yapmaktan da çok hoşlanıyordu.

(Ruskin’in Casa d’Oro, Venedik çizimi, 1845)
(Ruskin, North West Porch of St Mark’s Cathedral, Venice, 1877)

‘Venedik’ demişti ‘şehirlerin cennetidir’. Ve de Doge Sarayı (Palazzo Ducale) için ‘dünyanın merkez yapısı’ olması gerektiğini belirtmişti. Yapının güzelliği, vakarı, zanaat işçiliğinin ihtişamı karşısında mest olmuştu. “ İnanıyorum ki, bütün bu yapının daha ötesinde, daha şahane bir düzenleme yapmak imkansızdır, zira en alımlı, zarif ve vakarlı olan her şey buradadır zaten.”

(John Ruskin, The Doge’s Palace, Venice, 1852)

İngiltere’ye dönüşünde Ruskin, Venedik’in güzelliği, görkemi ile İngiliz şehir hayatının soluk, donuk gerçekleri arasındaki kontrastın tesiri altındaydı. Bu bildik bir fenomendi, gerçi . Keza, biz de Grand Canal, Sauchiehall ya da High Sokağını gezip geri döndükten sonra oldukça hassas bir durumdayızdır ve denebilir ki, ruhlarımız dibi boylamıştır. Ve yine de, birkaç küçümseyici ima-işaretler yapsak da, tümelde onu orada bırakırız, bizi çevreleyen çirkinliklere karşı çıkamadığımızı/mayacağımızı hissederek -iyisi mi- şeyleri oluruna bırakırız.Ama Ruskin’in yolu bu değildi. O, Venedik ile modern İngiltere arasındaki kontrastı deneyimledikçe hem içi iyice burkuluyor hem de büsbütün çileden çıkıyordu. Şu berbat ve ürkünç gerçeği hazmedemiyordu: bir yerde insanın gayreti böylesi zarif, latif sonuçlara mazhar olurken/ulaşırken, nasıl oluyor da diğer bir yerde (aslında her yerde) aynı nicel işgücü , aynı (ya da fazlası) para ve türdeş insan ırkı kasvetli, sönük, tekdüze ve ruh-yıkıcı neticeler üretiyordu. Modern insan yaşanabilir çevreler yaratma konusunda neden bu kadar kötü idi? Çağdaş dünya neden demoralize bir boğuntu içinde bu denli çirkindi?

Girişimleri kısmen hep ders niteliğindeki konuşmalardı. Ruskin, yılın büyük bölümünde Britanya’yı bir aşağı bir yukarı turlayıp insanlarla söyleşirdi. Ve çoğunlukla Birmingham ya da Sheffield’ın bir grup sanayicisine çarpık, hileli değer sistemleri ve Venedik’in modern İngiltere’ye göre açık ara üstün geldiğini – ki bu dinleyicilerini büsbütün şoke ediyordu, zira tam da o sırada Britanya tüm dünyayı işlik, atölye ve fabrikalarıyla aşıp-geçip gitmekte idi – ilgili nutuklar çeker/tumturaklı tiratlar söylerdi.

Ancak, Ruskin aynı zamanda adamakıllı bir eylem adamı/pratisyendi. Babası öldüğünde ona bıraktığı hatırı sayılır mirası tümüyle iyicil/hayırhah vesileler için harcadı. 1871 yılında Aziz George Derneğini (The Guild of St George) kurdu. Çoktandır ortaçağdaki işçilerin –onlara işle birlikte güvence ve onur sunan ve ticaret içinde iyi-örgütlendikleri- esnaf loncası/sendika sistemine hayranlık duyuyordu. Ruskin’in Derneği pre-kapitalist(kapitalizm öncesi) hat boyunca deneyimlenen ekonomik yaşamı yeniden düzenlemek için bir girişimdi. Ruskin, sürdürülebilir, katkısız gıda üreten bir çiftçi ağı kurmaya çalıştı (ve bir süre de elma suyu yapımında lider marka olma başarısına ulaştı); yünlü ve keten giyecekler üretmek için çalışma atölyeleri kurdu; işleri yüksek kalitede ve fakat makul fiyatlı kap-kacak, çatal-bıçak, mobilya yapmak üzere teşvik etti. Ve de Sendika’nın gelişimsel bir iyelik/mülkiyet şirketi gibi davranmasını istiyordu ki, böylece, güzel olanla bağdaşmadığına inandığı, alışıldık kar marjlarını amaçlamaktan ziyade, ne kar ne zarar etmekle yetinecekti. Ve en sonunda, hissiz/duygusuz kitlesel medyaya karşı bir alternatif olarak akşamları öğretim yapan bir okullar ağı, ayrıca işçiler için bir dizi müze kurmak istiyordu aksi takdirde onları zoraki/baskıyla kabul ettirecekti. Servetinin büyük bölümünü Sendika’ya ayırdıktan sonra ülkenin varlıklı insanlarını da zenginliklerini bu projeye katkı yapmaya teşvik etti.

Sendika bazı açılardan başarıya ulaşmıştı. Azımsanmayacak sayıda sanayici artık varlıklarını Ruskin’e vermişlerdi. Welsh sahilinde birkaç kır evi alınmıştı; burada Ruskin’in bir grup fedaisi kazak yapma işini başlatmışlardı. Scarborough yakınlarında bir çiftlik alınmıştı; burada da çeşitli reçel imalatları yapılıyordu. Sheffield’da bir müze binasının inşasına başlanmıştı. Ona en bağlı/merbut müridi William Morris o sırada çok ses getiren/ilgi gören ve sandalyeleri ve duvar kağıtlarıyla hala başarısını sürdüren bir mobilya ve iç dekorasyon şirketi kurmuştu -William Morris & Sons.

Ve Sendika, bugün, hala varlığını sürdürmektedir –www.guildofstgeorge.org.uk internet adresinden ulaşılabilir- ve Ruskin’in savunduğu bazı işleri gerçekleştirmeye devam etmektedir.Fakat, elbette, Ruskin kapitalizmi tek-elden ıslah etmeyi başaramadı. Esasen, iyi düşünebilen,fikir yürütebilen kişilerin, değişimi örgütlemekte pek mahir olmadıkları genelgeçer bir kural gibidir. Onların hesap işleriyle araları yoktur, toplantılarda sabırsızdırlar – ve onların, bu prosedür/usul/yordam özürleri dünyanın icap eden aşamaları kaydedememesine sebep olur. Bununla birlikte, Ruskin, 19.yüzyılın ürettiği bir düşünür-aktivist ‘tir ve dünyada sadece düşünmek değil ve fakat güzellik/estetik ve bilgeliğin rotasını değiştirmek isteyenler için hala bir ilham kaynağı olmaya devam etmektedir.

1870lerin ortalarında Oxford’da profesörlük yaptı, ancak, öğrencilerin çalışmanın anlamı ve keyfini tam anlamadıklarını düşünüyor, buna gittikçe daha çok sıkılıyordu. Partilere gidiyorlar, makaleler yazıyorlardı
fakat ellerini kullanarak hiçbir üretim yapmıyorlardı ve bu durum karakterlerine kötü etki ediyordu. Hinksey kasabasının yakınlarında, az-biraz iş gören, çukurlar ve tekerlek izleriyle dolu bir yol vardı. Yük arabaları orayı kullanmamak için, yollarını kasabanın çimeninden geçiriyor, yeşillikleri eziyorlardı. Çocukların oynayabilecekleri bir yer yoktu.

Böylece, bu şekilde Ruskin 60 öğrenci topladı ve bunları yolu onarmak ve yeşil çayıra çeki düzen vermek üzere örgütledi. Görgü tanıkları Ruskin’i kış sabahında, ayazda gördüklerini şöyle anlatırlar “ mavi bir kıyafet giymiş, şapkasının kulaklıklarını sıkıca çekmiş, yol kenarında bir süre neşe içinde oturuyor ve sonra kayaları hem istek hem de bilgi ile kırıyor ve bir yandan da şakalarıyla kırıp geçiriyor “. Yolu onarmak uzun zaman almıştı ve iş biraz bozuk ilerlemişlerdi. Komşu toprak sahibi yakınıyordu ve genel kanı Ruskin’in bir parça çatlak olduğu şeklindeydi. Fakat, altı çizilmesi gereken şey çok önemli ve elzem. Çoğunlukla gülünç gözükmekten korkarak çevremizdeki zorluklarla uğraşmayı bırakmayız. Yol onarımı Ruskin’e hayat veren çok daha büyük bir fikir için küçük bir örnekti: Yaratıcı, ayrıcalıklı insanların görevi gayretlerini, dünyayı daha hoş, temiz-tertipli, daha kullanışlı ve güzel yapmak idi – salt kendileri için değil, aynı zamanda büyük çoğunluğun bütünsel (the greatest good=summum bonum= bütünün hayrı) yararı için.

Ruskin, yaşamı boyunca, doğanın genel güzelliğini insan-yapımı dünyanın çirkinliği ile karşı(t)laştırdı. İnsan-yapımı nesnelerle ilgili kullanışlı bir kriter/ölçüt dizgesi kurdu: o nesne, kişinin doğada bulabileceği herhangi bir şeyin dengi / karşılığı olabilir miydi ? Bu , esasen, Venedik, Chartres Cathedral, William Morris’in sandalyeleri meselesiydi .. fakat modern dünyanın fabrikalarında olup-biten şeylerin çoğundan çok farklıydı.

Bu şekilde, Ruskin doğayı gözlemlememiz ve ondan ilham almamızın bizim için yararlı olacağını düşünüyordu (ülkedeki herkesin doğaya ait şeyleri çizmeyi öğrenmesi gerektiğine yürekten inanıyordu). Şaşılacak, hayret verici bir ciddiyet içinde sabahın ilk ışıklarını izlemenin, göğün türlü türlü bulutlarının ayırdına varmak için gösterilecek özenin ve bir ağacın dallarının birbirine sarılışı ve dağılışını eni konu gözlemlemenin önemi üzerine yazıyordu. Ruskin, kendisi de, kuş yuvalarının, kunduzların(taş, çamur ve dalları yığarak) büğetlerde/göletlerde kurduğu şeddelerin güzel yapısından muazzam bir haz ve keyif almaktaydı. Ve kuş tüylerine de coşkun bir sevgi duyuyordu.

Burada, önemli, ivedi bir mesaj gizliydi aslında. Ölçünleri (=standartlar) belirleyen doğa idi. Doğa, bize güzellik, zarafet ve kayra(iyilik, inayet)’nın en yoğun, en yeğin örneklerini sunuyordu. Bir kuşun tüyleri, günbatımında dağların doruklarını süsleyen bulutlar, rüzgarda dalgalanan ulu ağaçlar – doğa dizininde düzenli, güzel, basit, etkileyiciydi. Şeyleri yanlış yapan ya da yanlışa sürükleyen sebep bizdik tümüyle. Neden onun gibi olamıyorduk ki ? Dere kenarındaki rüzgarlı bükte ağaçların hoşendam doğallığı, tatlı hışırtıları .. ortalama bir sokağın umarsızlığı ; göğün sürekli değişen/devinen arzusu .. hayatlarımızın tekdüze ve kasvet ve kederi. Ruskin bu acıklı, dokunaklı mukayesenin(=örnekseme) çok öğretici(=didaktik) olduğunu hissetti. Çünkü biz doğanın parçasıyız, yani yaşantı düzeyimizi onun ölçünlerine yükseltecek yeteneğe sahibiz. Şu emosyonumuzdan yararlanmalıydık : doğaya içkin güzelduyusallığa yükselmek için bizzat onun enerjisinden beslenebilme. İnsan topluluğunun yegane hedefi, doğal dünyanın vakar ve itibarı ile görkemi ve zarafetini kabul etmek ve saygı ile karşılamaktır.

(Ruskin’in Mont Blanc çizimi, 1856)

Güzellik ve estetiği bu aşırılıkta/şiddette savunan Ruskin, aslında, bir yerde, pek nadiren ciddiye aldığımız, kendi deneyimlerimizin küçük parçalarını da kurtarmaktadır-açığa çıkarmaktadır. Çoğumuz kimi zaman, kimi mahallerde ağaçların güzelliğini derinden hissederiz/duyumsarız ki, onlar gündelik çevrenimizin çok ötesinde-ilerisinde bir güzellik mertebesindedirler; zira dünya ne çok süprüntü,çer-çöp ile işgal edilmektedir ve ne çok bayağılık, pespayelik vuku bulmaktadır orda burda. İşte, bu nedenle çalışmak zevk vermez bize ve genellikle kaytarırız – fakat yine de bu gibi düşüncelerden sıyrılmaya gayret ederiz, çünkü, sanki bu algılarımız sanki biraz fazla kişiseldir, ihmal edilebilecek kadar ufak-tefektir, sanki bir diğeri için bizde uyandırdığı kadar çok anlam taşımaz. Ruskin konuyu bizimle daha tutkulu ve daha ciddi bir tutum içinde tartışıyor. Diyor ki, bu gibi düşünceler ve deneyimlere özellikle ağırlık verilmelidir, analiz edilmeli ve idrak edilmelidir. Zira, bu ince sezgiler hayati ipuçları içerirler – dünyada yanlış giden şey gerçekte nedir – ; bu nedenle bozuk gidişi iyileştirmekte bize yol gösterirler.Ruskin’in politikaya olan yaklaşımı, akılcı, haklı, ahlaklı, edepli ve terbiyeli olan ne varsa ve iyi bir yaşam neyi gerektiriyorsa bu emeller için direngen bir öngörü ile tereddütsüz bir duruş/tavır takınmak idi – ve hemen ardından toplumun, ortalama refahı – imtiyazlara gark olmuş şanslı zümreden kurtarıp – sıradan insana dek eşitleyerek kurma – sorusunu soruyordu. Bunun içindir ki, kendisi bizim ve gelecek genç nesillerin ilelebet sürecek olan ilgi-alaka, gönül borcu ve minnetimizi ziyadesiyle hak etmektedir.